Küllerinden Doğan Anka: Bir Cumhuriyet Hikâyesi ve Bugünün Mahzun Tebessümü
Zamanın acımasız dişlileri arasında ezilen, coğrafyanın kanla yıkandığı bir kışın tam ortasında, hilalin boynunu bükmediği o mukaddes şafakta başladı her şey. 29 Ekim, yalnızca takvim yapraklarında bir gün değil; bağımsızlığı karakteri bilmiş bir milletin talihini kendi elleriyle yeniden yazdığı anın adıdır. O gün, tarihin bittiğini sananlara inat, asıl hikâyenin henüz yeni başladığı yeryüzüne ilan edilmiştir.
Bu mucizenin mimarı, mavi gözlerinde bir milletin istikbalini taşıyan Mustafa Kemal Atatürk’tür. O, sadece askeri bir deha ya da bir lider değil; karanlığın en koyu anında fırtınaya karşı yürüyen bir inanç abidesidir. Adı teslimiyetle anılan bir imparatorluğun enkazından, başı dik bir millet çıkarmayı aklına koymuş, haritası yırtılmış bir vatanı göğsündeki sarsılmaz imanla yeniden birleştirmiştir. Atatürk demek; imkânsıza inanmak, her cephede tükenen umutları küllerinden yeniden üflemek ve dipsiz bir yokluğun içinden modern bir medeniyet tasavvuru doğurabilmektir.
O devlet ki, varlığın değil, mutlak bir yokluğun üzerinde yükseldi. Çarıksız askerlerin, cepheye kağnıyla mermi taşıyan anaların, kalemi bırakıp tüfeğe sarılan mekteplilerin dualarıyla kuruldu. Öyle bir yoklukti ki bu, barut kokusunun yanında ekmeğin adı bile unutulmuştu. Fakat ne gariptir ki, o büyük mahrumiyetin ortasında bu millet, geleceğe gözlerinde korkuyla değil, büyük bir tebessüm ve sarsılmaz bir umutla bakıyordu. Çünkü başlarında onları insanca bir yaşama, kula kul olmaktan çıkarıp hür birer vatandaş yapmaya yemin etmiş bir irade vardı.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında yükselen o fabrikalar, bacası tüten birer binadan çok daha fazlasıydı. Nazilli’de dokunan kumaşta, Alpullu’da işlenen şekerde, Kayseri’de gökyüzüne kanat açan ilk uçak fabrikasında büyük bir inanç, kutsal bir ümit ve ulusal bir onur hissi saklıydı. Her çark, tam bağımsızlığın ritmiyle dönüyor; her tuğla, “Biz de varız ve kimseye muhtaç değiliz!” haykırışıyla örülüyordu. Kendi kendine yetebilmenin o muazzam gururu, Anadolu’nun her köşesine dalga dalga yayılıyordu.
İşte bu yüzden, o dönemde dünya sahnesindeki diğer milletler Türkiye’ye derin bir heves, gıpta ve hayranlıkla bakıyordu. Sömürge zincirleri altında inleyen mazlum milletler için Ankara, karanlığı yaran bir deniz feneri olmuştu. Doğudan Batıya herkes, bir milletin emperyalizmin devasa çarklarını nasıl durdurduğunu ve adeta bir mucizeyi nasıl gerçeğe dönüştürdüğünü büyülenmiş gözlerle izliyordu.
Yüzyıllık bu koca çınar, içerideki ve dışarıdaki tüm bedbahlara, bitmek bilmeyen fırtınalara ve hıyanet çemberlerine rağmen bugün hâlâ ayakta ve dimdik durmaktadır. Çünkü bu devletin harcında menfaat değil, şehitlerin kanı ve vatan sevdası vardır. Kökleri o kadar derindedir ki, hiçbir rüzgâr onu yıkmaya muktedir olamamıştır.
Ancak, o günlerin coşkusunu düşündükçe, bugün içimizi sızlatan bir hakikatle yüzleşmek zorunda kalıyoruz: O günün umutla gülen gözlerini, bugün neden derin bir hüzün sardı?
Çünkü bugün, o fabrikaların kurulduğu kutsal inancın yerini bencilce kaygılar aldı. O günlerde bir ekmeği bölüşürken duyulan o muazzam asalet, yerini maddiyatın ve kutuplaşmanın soğukluğuna bıraktı. Cumhuriyet’in bize sunduğu o paha biçilemez özgürlük, adalet ve kardeşlik mirası, hırsların ve vefasızlığın gölgesinde zedelendi. Bizler, yoklukta geleceğe tebessüm eden o neslin evlatları olarak, varlığın içinde birbirimize tebessüm etmeyi unuttuk. Şehrin ışıkları çoğaldı ama ruhumuzun o berrak aydınlığı, o cumhuriyet neşesi hüzne inkılap etti.
Yine de ümitsizliğe yer yok. Bu hüzün, sönmüş bir ateşin değil, küllerin altında harlenmeyi bekleyen bir kor yığınının habercisidir. 29 Ekim, bize o kömür gözlerdeki parıltıyı, o eski gülüşleri ve o sarsılmaz inancı hatırlatmak için her yıl yeniden gelir. Kalemimiz özgür, sözümüz gerçek ve yüzümüz daima o şanlı maziye ve aydınlık istikbale dönük oldukça, bu millet hak ettiği o mağrur tebessüme yeniden kavuşacaktır.
Bu inançla, bağımsızlık aşkıyla çarpan yüreklerin sönmez meşalesi olan aziz milletimizin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı en kalbi duygularımla tebrik ediyorum.
Unutmayalım ki; saraylar yıkılır, tahtlar devrilir, devirler değişir ama yokluktan bir devlet kuran o asil ruh asla teslim olmaz; çünkü bizim hikayemiz bitti dediğiniz yerde başlayan o ebedi Cumhuriyet’tir!
Leyla Yıldız ATAHAN
Daha azını gör

YORUMLAR